Açılış Sayfam Yap|Favorilerime Ekle
 

EyyupGUVEN.Com Hoşgeldiniz.

 

DTK HALKLAR VE İNAÇLAR

Ekleyen: eyyüp Tarih: 17-06-2014, 23:46
DTK HALKLAR VE İNAÇLAR
DİYARBAKIR (DİHA) - DTK Halklar ve İnançlar Komisyonu öncülüğünde bir araya gelen inanç grupları, Lice'de yaşanan katliamı kınamak ve direnişe destek vermek amacıyla Lice'nin Cellik bölgesinde kurulan çadırı ziyaret etti.

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Halklar ve İnançlar Komisyonu öncülüğünde Süryani, Arap, Êzidi, Ermeni, Din Alimleri Derneği, Pir Sultan Abdal Derneği, Diyarbakır Şubesi yöneticileri, Lice'deki katliamı kınamak amacıyla Cellik bölgesinde bulunan direniş çadırını ziyaret etti. Burada kısa bir açıklama yapan DTK Halklar ve İnançlar Komisyonu Sözcüsü Fevzi Köz, Lice direnişinin devam ettiğini ifade ederek, Kürdistan'daki tüm renkler ve inançlar ile burada olduklarını belirtti. Çözüm için Lice bölgesine geldiklerini belirten Köz, "Barışa hizmet etmek için buradayız. Bir buçuk yıldan bu yana Sayın Abdullah Öcalan'ın desteği ile süreç yürüyor. Ama buna rağmen çatışmalar ve ölümler var. Biz bu çatışmaların olmasını istemiyoruz" şeklinde konuştu.

'İslam dini barış dinidir'

Dua okuyarak konuşmasına başlayan DİAY-DER sözcüsü Süleymanê Tori, İslam dininin barış dini olduğunu Kürt, Türk, Arap ve diğer unsurlardan herkesin burada olduğunu ifade etti. Kuran-ı Kerim'de de açıkça savaş, katliam ve öldürmenin haram olduğunu belirtildiğini dile getiren Tori, Lice'de askerler tarafından iki yurttaşın katledilmesini de kınadı. Tori, kadınları ve çocukları öldürmenin tüm savaşlarda en çirkin olan şey olduğunu belirterek, Kuran'da bunun yasaklanmış olduğunu ifade etti. İslam dinin barış dini olduğunu belirten Tori, kendilerinin de barış istediğini söyledi.

'Kürtler sadece barış istemektedir'

Daha sonra konuşan Mardin Halklar ve İnançlar Komisyonu Sözcüsü Eyüp Güven, cennet bahçesinde tüm inançların bir arada yaşadığını belirterek, Mezopotamya'nın tüm dinlerin bir arada yaşadığı topraklar olduğunu belirtti. PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın bir süreci başlattığını belirten Güven, sürecin devam etmesi gerektiğini belirtti. Burada yaşanan katliamların Kürt halkına yönelik olduğunu dile getiren Güven, "Kürtler sadece barış istemektedir. Biz hiçbir annenin ağlamasını istemiyoruz" dedi.

'Biz halkımız için barış, özgürlük ve huzur istiyoruz'

DİAY-DER Başkanı Hadi Koç ise, kanın dökülmesinin en zor şey olduğunu belirterek, tüm inançlara saygılarının olduğunu, ancak yapılan zulme karşı herkesin karşı çıkması gerektiğini ifade etti. Herkesin birlik olması gerektiğini kaydeden Koç, "Cumhuriyetten bu yana defalarca isyanlar ve başkaldırılar oldu. Bu halk defalarca katledildi. İnanan insanlar bilir ki zulüm edenin sonu cehennemdir. Biz halkımız içi barış özgürlük ve huzur istiyoruz" dedi.

AMED TEMATİK FORUM KONUŞMASI

Ekleyen: eyyüp Tarih: 4-06-2014, 13:35
AMED TEMATİK FORUM KONUŞMASI
AMED TEMATİK FORUM KONUŞMASI

2015-2019 STRATEJİK PLANLAMA SÜRECİ TEMATİK FORUM KONUŞMASI
Büyük usta Yaşar Kemal bir konuşmasında, "Dünyanın şimdi başı belada. Dünyamız şimdi tek kültürlü bir dünyaya doğru başını almış gidiyor. Bu, insanlığı insanlıktan çıkaran bir durumdur. Tek kültürlü bir dünyada insanlığın halini göz önüne getirelim: Tek çiçeğe kalmış, tek renge, tek kokuya kalmış bir insanlık ve tek dile kalmış bir dünya" demişti, hepimizin endişelerini paylaşarak. Çok renkli, çok sesli, çok şekilli, çok boyutlu, ince-uzun, ağır-hafif, hareketli-hareketsiz, büyük-küçük, sert-yumuşak… Sayısız varlığı barındıran bir dünyada yaşıyoruz. Renkleri, dilleri, kültürleri, kimlikleri, inançları ve yaşam tarzları farklı olan, yüzlerce halktan oluşan bir türün üyesiz. Birbirinden farklı onlarca etnik ve inanç topluluklarının yaşadığı bir dünyada bin bir çiçekli bir bahçe gibiyiz. Bu, bir yük veya fazlalık değildir. Aksine zenginliktir. Canlılıktır. Yaşama sevincinin kaynağıdır.
Renkleri, dilleri, kültürleri, kimlikleri, inançları ve yaşam tarzları farklı olan onlarca halkın yaşadığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Medeniyete beşiklik etmiş, tarihin akışını değiştirmiş, coğrafyası ve iklimiyle hayatın en zengin, güzel ve tutkulu yaşandığı bir yer olan Ortadoğu, maalesef aynı zamanda en kanlı ve acımasız savaşların, soykırımların da yaşandığı bir coğrafya. Onlarca farklı etnik ve inanç topluluklarının bir arada, barışçıl şekilde yaşadığı bir yer olan Ortadoğu bu yönüyle de bir halklar mezarlığı. Bugün Irak’ta, İran’da, Suriye’de, Lübnan’da, Filistin’de, Libya’da ve daha birçok yerde yaşanan katliamlar bunun somut göstergesi. Çok uzağa gitmeye gerek yok, üzerinde yaşadığımız Kürdistan coğrafyasında yıllardır yaşanan dramlar bu acı gerçeğin en büyük tanığı. Aslında yaşanan halklar arası bir savaş değildir, kirli çıkarlar peşinde koşan iktidarların senaryosunu yazdığı ve yönettiği, bazı kesimlerin ise bir figüran olarak yer aldığı bir oyun bu. Acımasız ve kanlı bir oyun. Bugün Rojava’da olanlar bunun açık bir kanıtı. Çeşitli istihbarat teşkilatlarının taşeronu olan, her biri dünyanın başka yerlerinden kiralanmış, kana susamış çetelerin Rojava’da yaşayan çeşitli halklara amansızca saldırması, katliamlar gerçekleştirmesi, kesinlikle halklar-arası bir savaş olarak görülemez. Zira Kürdüyle, Arabıyla, Ermenisiyle, Süryanisiyle, Türkmeniyle, Çeçeniyle, Ezidisiyle, Alevisiyle, Hıristiyanıyla ve daha birçok etnik ve inanç topluluğuyla bir halklar mozaiği olan Rojava’daki birlik ve beraberlik bunun böyle görülemeyeceğini tartışmaya mahal veremeyecek şekilde ortaya koymaktadır.
Kuzey Kürdistan’da onlarca yıldır yaşanan savaşlar da yine halklar-arası savaş olarak görülemez. Öyle olsaydı Kürdistan cansız bedenlerden geçilmezdi, Dicle ve Fırat kandan kıpkırmızı kesilirdi. Evet, geçmişte bu coğrafyalarda çok acı olaylar yaşandı, soykırımlar oldu. Ama unutulmamalıdır ki yüzyıllar boyunca halklar barışçıl şekilde, birlikte, iç içe de yaşadılar. Bugün Mardin’de Kürtlerin, Süryanilerin, Arapların, Ermenilerin ve Çeçenlerin barış içinde bir arada yaşaması başka neyle açıklanabilir? Keza Kürdistan’ın başkenti Amed’de de Mardin’de olduğu gibi birçok etnik ve inanç topluluğunun bir arada yaşaması, yapılan katliamların halklar-arası bir savaşın sonucu olmadığını gösteriyor. Bizce Amed sadece Kürdistan’ın başkenti değildir; Amed aynı zamanda halkların barışçıl ve demokratik bir şekilde bir arada yaşamasının teyit ve teşvik edildiği coğrafyanın da başkentidir. Amed çokluğun ve farklılığın en güzel biçimde yaşandığı, herkesin özgünlüklerini koruyarak eşitçe ve özgürce yaşama dâhil olduğu kenttir.
Amed Büyükşehir Belediyesi’nin “İnançlar ve Azınlıklar” başlığı adı altında böyle bir forum düzenlemesi Kürdistan Özgürlük Hareketinin eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik yapısını ortaya koyduğu gibi, Amed’de yaşayan tüm etnik ve inanç topluluklarının kendi kendilerini yönetme ve kentlerinin geleceğini belirleme noktasında etkin birer aktör olduğunu ve bunun böyle görülmesi gerektiğini de göstermektedir. Amed halkı olarak kendi kendisini yönetme de ve geleceğini belirleme de herkes eşit hakka sahiptir ve herkes aynı düzeyde bununla yükümlüdür. DTK Halklar ve İnançlar Komisyonundan da aynı bilinçle ve duyarlılıkla hareket etmelerini bekliyoruz. Hangi etnik veya inanç topluluğundan olursa olsun, hiç kimse kendisini bir misafir, bir yabancı ya da gözlemci olarak görmemelidir. Amed herkesin evidir ve bu evde herkes eşit haklara sahiptir. Evle ve evin içiyle ilgili herkes eşit derecede sorumludur. Amed halkların bir arada, barış içerisinde yaşamasının teminatıdır. Eşitliğin, özgürlüğün ve demokrasinin başkentidir.
Bu yüzden biz Mezopotamya’da yaşayan halklar olarak, İnsanın insan olma gereklerini yerine getirmek isteyen her kesimin aşağıda belirtilen istem ve taleplerimizi göz önünde bulundurarak en samimi ifadelerle yerine getirmesini isteriz.
01- çok dilli belediyeciliği, bütün Mezopotamya coğrafyasında hayata geçirilmesi.
02-coğrafyamızda bulunan bütün yerel dillerin pratikte kullanılması
03-Çok dilliliği hayata geçirebilmek için belediyelerimizde akademik düzeyde gençlerimizi istidam ettirilmesi.
04-Kaybolmaya yüz tutmuş halkların, kültürü ile ilgili geniş kapsamlı uluslar arası bir sempozyumun yapılması
05- Son 30 yıldır devam eden çatışma süresince yakılan, yıkılan ve boşaltılan köyler, kilise ve manastırların onarılması, turizme kazandırılması
06- Mezopotamya halklarının köylerine geri dönüşü için sosyal ve ekonomik projelerin gerçekleştirilmesi göçe zorlanan ailelerin köylerine geri dönmeleri için gerekli imkânların sağlanması.
07-Türkçeye çevrilmiş, bölgedeki Ermeni, Süryani, Ezidi, Arap,Mihellemi ve Kürt köyleri ile yerleşim alanların eski isimlerinin iade edilmesi.
08- Halklara ait taşınmazların büyük bir kısmı, köy boşaltmalarından sonra, çoğu kadastro çalışmaları ile devlet tarafından devlete yakın Kürt komşularımızın adına kaydedilen bu taşınmazlar iade edilmesi.
09- Mezopotamya’da yerleşik olarak yaşayan halkların tarihi ve kültürü hakkında objektif bir şekilde tanıtıcı materyallerin farklı dillerle yayınlanması ve seminerlerin verilmesi.
10- Devletin okullarında on yıllardır halkları ötekileştirmek amacıyla din kültürü ve ahlak bilgisi adı altında öğrencilere okutulan Hıristiyanlıkla ilgili oluşturulan yanlış algıyı ortadan kaldırmak adına Hıristiyanlık inanışı ile ilgili Hıristiyan din adamlarıyla bir araya gelerek seminerlerin yapılması.
DTK
HALKLAR VE İNANÇLAR KOMİSYONU





5. TÜYAP KİTAP FUARI

Ekleyen: eyyüp Tarih: 23-05-2014, 00:07
5. TÜYAP KİTAP FUARI
AMED (DÎHA) - 5'emîn Fûara Pirtûkan a Amedê di roja sêyemîn de jî rastî eleqeyek mezin hat û gelek nivîskar ji bo ku pirtûkên xwe îmze bikin û beşdarî panelan bibin hatin fûarê. Pirtûkên Endamê Konseya Rêveber a KCK'ê Rustem Cûdî jî li fûarê hatin pêşkêşkirin.

5'emîn Fûara Pirtûkan a Amedê bi eleqeya hezaran xwendevanan û bi panelek ku nameyên nivîskarên girtî hatin xwendin berdewam kir. Pirtûkên Endamê Konseya Rêveber a KCK'ê Rustem Cûdî yên bi navê 'Îdeolojî' û 'Rojhilata Navîn' jî li fûarê rastî eleqeyek mezin hat. Di roja sêyemîn de gelek nivîskar jî li fûarê amade bûn. Nivîskarê romana bi navê "Penaberên Jiyaneke Têkoşer" ku ji weşanên Arê derket, Eyup Guven jî beşdarî fûarê bû û pirtûka xwe ji bo xwendevanan îmze kir. Pirtûka Guven, li ser çar birayên hev ên endamên PKK'ê ku jiyana xwe ji dest dane ye û malbata Tekdemîr'an vedibêje. Ligel Guven, Hozan Canê ku li ser malbata Tekdemîr stranek çêkiriye û malbata Tekdemîr jî beşdarî roja îmzeyan bû. Dayik Servet Tekdemîr jî pirtûka ku li ser kurên wê hatine nivîsandin da îmzekirin û girt.

Nivîskarên kurd ên li girtîgehê jî bi berhemên xwe li fûarê bûn!

ERMENİ SOYKIRIMI -

Ekleyen: eyyüp Tarih: 25-04-2014, 22:10
ERMENİ SOYKIRIMI -
ERMENİ SOYKIRIMI -
ERMENİLER VE 24 NİSANIN ÖNEMİ

Ortadoğu'da, Dicle ve Fırat nehirleri arasında kalan bölgeye Mezopotamya denir. Mezopotamya, Medeniyetlerin beşiği olarak adlandırılır. Bereketli toprakları ve uygun iklim şartları nedeniyle çok eski zamanlardan beri yerleşmeye sahne olmuştur. Tarihte bilinen ilk okuryazar topluluklar burada yaşamıştır. Mezopotamya tarih boyunca farklı kavimlerin bir arada yaşadığı bir bölge olmuştur. Bölgeye uzun süre devam eden sürekli göçler, hem siyasi iktidarın belirli bir çizgi izlemesini engellemiş hem de kültürel ve teknolojik anlamda kent ve toplumların gelişimini körüklemiştir. Bölge dünyanın en tanınmış ve köklü medeniyetlerinden çoğuna ev sahipliği yapmıştır; Sümerler, Akadlar, Babiller, Asurlular ve Aramiler, gibi. Bunların dışında daha birçok kavim Mezopotamya'da yaşamıştır. Bu yüzden medeniyetler tarihi incelendiğinde, birçok milletin uzun zaman dilimlerinde var oluş ve yok oluş mücadelesi içerisinde olduğu görülmektedir.
İşte tarih sahnesinde bu var oluş ile yok oluş şeklini en acı bir şekilde yaşaymış olan halklardan biri de Ermeni halkıdır.
Bir ulusa bir halka mensup olmak insana bahşedilen bir varoluş değildir. İnsanın değiştirmeye gücünün yetmediği temel ana unsurlardan biri ırkını belirleme şansının olmayışıdır. Kadim coğrafyada hep var olan Ermeniler, başka yerlerden gelmiş işgalci bir güç ya da sonradan bölgeye gelip yerleşen bir halk değildir. Ermeniler Dünya uygarlıkları içerisinde ayrı bir önem arz eden kadim bir halktır. Resmi ideolojinin aksine “Birlikte yaşadığı hiçbir ülkeyi bölmeye ve işgal etmeye gelmiş bölücü bir güç değil, Bölge halklarıyla Bir arada barış içerisinde yaşamayı ilke edinen bir halktır. Binlerce yıldan beri Kafkasya ve Akdeniz arasında yerleşik yaşayan ve Romalılardan daha önce Hıristiyanlığı kabul etmiş, Kesin olmamakla birlikte 5 milyon Ermeni 3 devlete dağılmışlardır. Rusya, İran ve Osmanlı imparatorluğu.
Tarih boyunca Asyalı halkların yoğun istila seferlerinden dolayı batıya doğru sürülen Ermeniler, Osmanlı imparatorluğu coğrafyasında düzensiz bir şekilde dağıldılar. Batıdaki çok az köyde çoğunluğu oluşturmalarına rağmen, doğudaki mevcudiyetleri kırsal alanlarda daha çok fazlaydı. Muş, Harput, Van ve Erzurum vilayetlerinde Ermeniler kırsal kesimin nüfusunun büyük bir bölümü teşkil ederlerken, şehir merkezlerinde zanaatkârlık mesleğini tamamen ellerinde bulunduruyorlardı, çünkü Osmanlı imparatorluğunda sivil, askeri ve yüksek devlet hizmeti sırf Türkler için hak olarak kabul edildiğinden, Ermeniler (Tıpkı Avrupa’da Yahudiler gibi)serbest mesleklere yöneldiler. Türk ekonomi yaşamının temel direği oldular. Ermeniler Asurîler ve Kürtler ile iç içe geçmiş, üzerinde birçok ulusun yerleşip çok çeşitli kültürlerin geliştirdiği ön Asya ve kuzey Mezopotamya coğrafyasının en eski halkıdır. Batıda Helen, Doğuda Pers, güneyde Semitik, kuzeyde Kafkas halklarla komşuluk ilişkileri içerisinde olan bu halklar aynı coğrafya da ki antik uygarlıkların mevcut varisleridir.
Ermeni Anayurdu terimi Medz Hayk(Armenia Major=Büyük Ermenistan),Pokr Hayk(ArmeniaMinor=Küçük Ermenistan Dzopats Aşğarh “dzop Dünyası”)ve Giligya bölgelerinin tümünü kapsar. Ermeni anayurdu 1820 yıllarından bu yana üç ayrı devletin sınırları içinde olup, Büyük bölümü “Batı Ermenistan ”Osmanlı imparatorluğu ve Türkiye, ikinci bölümü”Kuzey doğu Ermenistan Rus çarlığı” Günümüzde bağımsız Ermenistan Cumhurîyeti ve küçük bölümü “Güneydoğu Ermenistan” ise İran yönetimi altında bulunmaktadır.
Etnolojik ve Antropolojik bilgiler, Ermenilerin Hint Avrupa kökenli “Ari” ırka mensup oldukları üzerinde birleşmektedirler. Filolojik olarak Ermenice Hint Avrupa dil ailesinin İran grubundadırlar.
Her halkın kültüründe bir varoluş efsanesi vardır, Ermenilerin varoluş efsanesinde Hazreti Nuh’a dayandırılmaktadır.
“Büyük tufandan gemisine aldığı bütün canlı türleriyle birlikte kurtulan Nuh’un oğullarından “Yafes” Ermeni soyunun atası sayılır ve Ermenilerin bu soydan türediğine inanılır. Ermenilerin kendilerine Hay Ermenistan’a da “Hayasdan” demeleri bundandır. Nuh’un gemisini demirlediğine inanan dağa da Ermenilerce kutsal kabul edilen büyük Ararat tır. Bu efsaneler halkların kültürlerinde önemli bir yer tutsa da varoluş efsanelerini etnolojik kökeniyle ilgili kıstas almaya olanak yoktur.
“Ermeni” isimlendirilmesi tarihte ilk kez Yunan, Pers ve Arap gibi yazılı kaynaklarda ortaya çıkmaktadır. Ancak bazı tarihçiler “Hayk” tan sonra gelen ünlü krallar, Armenak, Aramays, Aram ve Ara’nın döneminde güçlü bir uygarlık yaratılmış olması nedeniyle bu tarihlerden sonra Armen ve Armenia denmeye başlanmıştır. m.ö Yaklaşık 2200 -3500 yılları arasında hürken Hayk ön Asya hanedanından 60’a yakın hükümdar sıralanmaktadır. Yazılı kaynaklara göre saptanabilen en eski Ermeni devleti Erzincan-Erzurum – Van bölgesinde kurulan Hayyaşa krallığıdır.
Ünlü yunanlı tarihçi Herodot(M.Ö. 490) Doğu kavimlerini anlatırken, sık sık Ermenistan’dan ve Ermenilerden söz eder. Ermenilerim M.Ö. ve 6. ve 7. Yüzyıllarda Asur ve Babil ile olan ticari ilişkilerini Dicle ve Fırat’ın önemli bir ticaret yolu olarak kullanıldığını anlatır.
Sürekli siyasal örgütlemeler ve Ermeni halkının var olma mücadelesi legal ve ilegal zeminde sürdürmüş Osmanlı İmparatorluğu sınırları dâhilinde yaşarlarken siyasi anlamda örgütlenmeleri hız kazanmıştır. Dönemde Ermeni aydınları, arasındaki örgütlenmelerden en önemlileri Sosyal Demokrat Hınçakyan ve Taşnaktsutyun partileridir. Sosyal Demokrat Hınçakyan Partisi Avrupa’daki Ermeni aydınları ve öğrencileri tarafından Marksist düşüncelerden etkilenen sosyal –demokrat nitelikli bir parti olarak kuruldu. Amacı “Bağımsız Birleşik Ermenistan”dı. Ermenistan’ın ulusal ve toplumsal kurtuluşunu öngörüyordu. Merkezleri İstanbul da bulunan Hınçaklar Bafra, Merzifon, Amasya, Tokat, Yozgat, Arapkir, Trabzon Gibi merkezlerde örgütlenmişlerdi. Parti Sason, Zeytun gibi sosyal hareketleri, ulusal köylü ayaklanmalarını, İstanbul kum kapı ve Bab-ı-Ali gösterisi gibi mitingleri üstlenmiştir. Hınçakların, 1887 den 1914 e kadar yayın yapan Hınçak(Çan),Mard(İsyan) 1897-1901,Gaghapar (Fikir 1894,Yeridassart Hayasdan(Genç Ermenistan) 1903-1907 ve bir mizah gazetesi olan Abdak(Tokat)1894-96 gibi yayın organları bulunmaktaydı.
Taşnaktsutyun partisi(1890),Ermeni ulusal hareketinin en etkili örgütlerinden biridir. Partinin iki önemli özelliğinden biri cephe örgütü olması, içinde çeşitli sınıf ve tabakalarını temsilcilerinin bulunması diğeri de hem Osmanlı İmparatorluğunun hem, Rusya’nın politik yaşamda önemli roller üstlenmesidir. Taşnaktsutyun 1892 yılında Droşak isimli bir gazete çıkarmaya başladı, Osmanlı imparatorluğundaki yayın organları, 1909da Azadamart,1906 da Tiflis’te, 1909 da Erzurum da aynı isimle çıkarılan Haraç,(1909),ve Vanda çıkarılan Aşkhatang (1910-1915) gibi gazeteleri de bulunuyordu. Taşnaktsutyun partisi; Osmnlı Bankası Baskını(1896),2.sasun direnişi (1904),Abdülhamite karşı 1905 yılında girişilen Yıldız suikastı gibi eylemleri üstlenmiştir.
Bu oluşumlar dışında: Ermeni devrimci örgütü Armenekan 1885 Van da Kurulmuştur,
Ramgavar Partisi (1908),Ayrıca Van da Kurtuluş birliği (1872),kara haç (1878), Erzurumda Anavatan Müdafileri ,(1881) gibi yerel nitelikteki örgütlerde bulunmaktaydı.
Tarihsel süreçlerde sürekli bir uygarlaşma yönünde adım atarak insanlık medeniyet tarihine büyük katkılar sunan bu halka ne oldu? Nereye kayboldular?
1.Dünya savaşına gelinceye kadar Osmanlı yönetiminde olan ve bugün “Türkiye Cumhurîyeti” olarak sınırlandırılmış topraklarda, resmi istatistiklere göre en az yüzde 18 oranında Ermeni yaşamaktaydı. Bu oran Van, Bitlis, Sivas gibi kimi kentlerde yüzde 30 ‘a varan bir nüfusa sahiplerdi ancak Avrupa’da yapılan istatistikler bu mevcut rakamlardan daha fazladır. Resmi verileri bile esas alırsak nüfusun üçte birini oluşturan Ermenilerden, Rumlardan, Süryanilerden, bölgeleri bir yana bırakın, bu kentlerde değil yüzde on sekiz 18 kişi bile bulmak mümkün değildir. Bu insanlara ne oldu?
1914 kayıtlarına göre, Osmanlı imparatorluğu sınırları içerisinde sadece Ermeni cemaatine ait 2538 kilise, 451 Manastır,2000 okul vardı, bu kiliselerin cemaatlerine, bu okulların öğrencilerine, onların halklarına ne oldu?
Selçuklular döneminde sadece Sivas’ta, Harput ve Erzurum’da yarıdan çoğu Ermeni olan esnaftan tek bir dükkân bile kalmadı bunlar buhar olup havaya uçmadıklarına göre onları her şeyini bırakıp yerlerini yurtlarını terk etmeye zorlayan neydi?
Doğunun incisi olarak göz kamaştıran Van kenti neden dümdüz bir harabe halindedir? Aradan geçen süreçleri doğal ve kaçınılmaz olarak tanımlamak mümkün müdür? Zorlu göç ettirmeler, katliamlar ve kırımlar olmasaydı çok uluslu, çok dinli çok kültürlü bir yapı kendisini koruyor olmayacak mıydı?
19. y.y. İkinci yarısında Ermeni ulusal hareketi gelişmeye başlayınca Ermenistan da ki Ermeni nüfusu sık sık tartışılmaya başlandı uluslararası antlaşmalarda ve konferanslarda batılıların da zorlamasıyla Babı-Alî ye “Ermeni reformu” benimsetilmeye çalışılırken, Ermenilerin çoğunlukta bulundukları 6 ilin demografik durumu üzerine çeşitli istatistikler yapılarak Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde reform uygulamalarına temel olacak veriler toplanmaya çalışıldı, ancak hiçbir zaman güvenilir ve sağlıklı bir veri toplanılmadı.
Ermeni ulusal hareketinin esas çizgisi imparatorluk içerisinde özerk bir Ermenistan talebiydi. Ermeni burjuvazisinin hem imparatorluk içerisindeki gelişimi hem uluslar arası bağlantıları Osmanlı bürokrasisini tedirgin ettiği gibi, Türk eşraf ve Kürt feodallerini de bireysel istem ve çıkarları için ürkmektedir. Bunu gören Abdülhamit yönetimi kendi döneminde birçok katliamlar gerçekleştirerek halklar arasında kin tohumlarını ekmiş bulunuyordu. Mülk sahibi geleneksel sınıflar ağır bir bunalımın içindeydiler ve bunun sebebi olarak “Gayri Müslimleri “ görmekte çözüm olarak ta onları ortadan kaldırmakta buluyorlardı.
Kürt feodalitesi de Tanzimatçıların kendi otoriterleri üzerindeki kısıtlayıcı seferlerini de Ermenilere atfetmekte ve Abdülhamit ’in verdiği otoritelerine sıkı sıkı sarılmaktaydılar. Ermenilerin Kürt feodallerin hayat alanını daraltabileceği endişesi onları hemen saltanatın yanında yer almaya iten en önemli faktör oldu. Ağır bir sefaletin içine düşmüş olan yoksul köylülük, işçiler ve kasaba esnafı ise, bu çöküntü yıllarında Müslüman Hıristiyan çelişmesi içinde motive edilmeleri ve istikrarsızlığın nedeni olarak birbirlerini görmeleri üzerine kanlı bir boğazlaşmanın tarafı haline gelmişlerdi.
Rum ve Ermeni ulusalcılığı karşısında Türk milliyetçiliği bürokrasi korumacılığı kazanarak birden bire üstün konuma geçti ve rakiplerini saf dışı etmenin ekonomik olarak değil, zorla mümkün olacağını görmeye başladı.
Soykırım ittihatçı paşaların, imparatorluğu bir ulus-devlet haline getirme Almanya ile işbirliği halinde Hindistan ve orta Asya’ya yayılma planları karşısında Ermeni ulusal hareketini kendileri için ciddi bir engel olarak görmesiyle olgunlaşmıştır.
İttihat ve terakki yönetimi, Türk esaslı bir ulus devlet inşasına ağırlık verdi. Bunun için Hıristiyan halkların bir biçimde tasfiye edilmeleri planlamasına hız verildi. Arap, Kürt, Laz, Çerkez, Müslüman halklar ise ”İslam Kardeşliği” altında bir süre daha geçici müttefik olarak sıranın sonuna konulmuşlardır. Osmanlı imparatorluğu, Bizans ın adım adım işgali ve çöküşü üzerine kurulmuştu. Yunan bağımsızlık hareketinin başarıya ulaşması, Osmanlı yönetimini temel tehdit ve tehlikenin Yunanistan olduğu algılamasıyla karşı karşıya bırakıyordu. Rusya’nın Slav halklarını koruma şemsiyesine alması, İngiltere ve Fransa’nın ise Yunanistan’a destek vermeleri bu tehdidi daha da kritik hale getiriyordu. Bu durum, yalnızca Yunanistan’ı değil, içsel olarak imparatorlukta hem nüfus, hem de ekonomik ve kültürel potansiyel olarak oldukça gelişkin durumdaki Rumları ilk hedef haline getirmekteydi. Bu tehdit algılamasına dayanarak İttihat ve terakki, Osmanlı topraklarını sadece Türk unsurunun barındığı homojen bir coğrafya haline getirmek için kapsamlı ilk “etnik arındırma” programına Ege’den başladı.
Rum halkının çeşitli yollarla rahatsız edilmesi, Teşkilat-ı mahsusa çetelerinin Rum köylerine yaptıkları baskınlarla halkı göçe zorlaması biçiminde gelişti, eli silah tutan Rum gençleri “Amele taburları” adı altında toplanıyor bunlar yol, yapı ve orman işlerinde çalıştırıyorlardı. Böylece erkekleri etkisiz hale getirilen köylerdeki kadın, çocuk ve yaşlı nüfusu ürkütüp göçe zorlamak daha kolay hale geliyordu.
1914 ilkbaharında gelişen kampanya yılsonuna kadar devam etti. (Rum etnik temizliği ve Amele taburları başlı başına geniş ve özel bir konu olduğundan ayrıca işlenilecektir) Ege de yürütülen “etnik temizlik” operasyonunun amacı öncelikle halkı göç ettirmeye yönelik girişilen terör eylemleri de fiziki olarak yok etmekten çok halkı kaçırmayı hedefliyordu ve bu olayı da “Balkan göçmenleri” ile Müslüman yerli Rumlar arasındaki çatışma olarak gösterdiler. Temizlik işlemlerinden sonra Ege ve Marmara da 1914 yılında 250.000 savaş sırasında da 550.000 Rum, Ege Marmara ve Karadeniz bölgelerinden sürgün edilmiş, kıyıma uğramış ve malları gasp edilmiştir.
1912 balkan savaşlarından sonra Ermeni reformu için görüşmeler hızlanmıştı. Bunda Ermeni ulusal hareketinin uluslar arası diplomasideki çabalarının rolünü belirtmek gerekir. Batılı devletlerin desteğinde bir Ermeni reformu için çalışan heyete, daha sonra Sevr görüşmelerine katılacak olan Bogos Nubar Paşa başkanlık etmekte ve bu amaçla çeşitli Avrupa başkentlerine ziyaretler yapmaktaydı.
Ancak bu reform hareketi hayata geçmeden 1. Dünya savaşı çıkmış ve yürürlükten kaldırılmıştır. O dönemde Talat paşa hükümetim Ermeniler hakkındaki görüşünü şöyle dile getiriyordu:
“ Ermenilerin isteklerini haklı gösterebilecek hiçbir hakları yoktur. Osmanlılar doğu illerini Ermenilerden almadı, Ermeniler ise, Osmanlı imparatorluğunun kuruluşundan bu güne kadar sınırlarının güvenliği konusunda bu güne kadar hiçbir şey yapmamıştır. Hiç bir çaba harcamadılar. Vatan için hiçbir savaşa katılmadılar ve bu uğurda tek bir damla kan dökmemişler bu lütuflara teşekkür olarak şimdi Osmanlı vatanının bir parçasını kopartmak istiyorlar. Tarih bu çeşit nankörlüğün bir eşini daha yazmamıştır.
Talat paşa bu anlatımla aslında Ermenileri yok etmenin gerekçelerini oluşturmaya çalışmaktadır.12 Mayıs 1915’te kendisini ziyarete gelen Erzurum milletvekili warteks’e şunları demiştir: Zayıf olduğumuz günlerde sizler boynumuza çöktünüz ve Ermeni reformlarını ortaya attınız. Bundan dolayı bizde içinde bulunduğumuz durumun bize sunduğu imkânı kullanacak ve halkınızı öyle dağıtacağız ki 50 yıl reform fikri kafanızdan çıkacaktır.
28 Haziran 1914 te 1. Dünya savaşı patlak verdi. 2 Ağustos 1914 te Osmanlı Alman ittifakı yürürlüğe girdi,31 Aralıkta hükümet Ermeni reformunu denetleyecek olan genel müfettişlerin işine son vermiş oldu. Savaşa girmenin hemen akabinde, Ermenileri “İç düşman “olarak ilan eden politika yürürlüğe konuldu Ermenilere karşı sindirme eylemlerine başlandı. Osmanlı hükümeti daha 6 Eylül 1914’de Ermenilerin kalabalık olduğu vilayetlere bir şifre genelge göndererek Ermeni siyasi parti başkanlarını ve onlarla çalışmaları sürdüren hangi cemiyet olursa olsun hareketlerinin devamlı kontrol altına tutulması talimatını vermişti. Seferberlik ilanı ile birlikte Ermenilerinde Osmanlı ordusunda silah altına alınması kararlaşmıştır. Daha önce bedel karşılığı askerlikten muaf tutulan gayri Müslim halklar silah altına alınmış ,”Amele Taburu” denilerek yol maden gibi ağır işlerde çalıştırıp, çatışmalar esnasında ise cepheye sürülüyorlardı.15 ve 60 yaş arasındaki herkes bu uygulamaya tabi tutuluyorlardı. Ermenileri silahsızlandırma, zorla askere alma girişimlerinin yapıldığı ve olayların çıktığı başlıca bölgeler: Kayseri, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Trabzon, Sivas, Şebinkarahisar, Zara, Hafik, Gürün, Tarsus, Zeytun (Maraş ın Süleymanlı ilçesinin eski adı) ve Urfa dır dır.
Talat paşa o günlerde ABD büyükelçisine tehcir kararı ile ilgili olarak şunları söylemektedir.”Ermeniler ile karşıtlığımız üç noktadadır. ilk olarak Ermeniler, Türklerin zararına olarak kendilerini maddi varlıklı bir hale getirdiler. İkinci olarak bizi yargılamaya ve ayrı devlet kurmaya kalktılar. Üçüncü olarak düşmanımızı yüreklendirdiler, bu nedenle savaş bitmeden onları güçsüz bırakmaya kesin kararlıyız.
Şubat 1915 başlarında Talat Paşa başkanlığında düzenlenen ittihat terakki fıkrasının merkez komitesinin gizli oturumunda Dr. Nazım Tehcir kararının imhayı da içermesi gerektiğini savunmaktadır.
“Boş sözlerle gemi yürümez hızlı hareket etmek gerekir. Ermeniler ölümcül bir yaraya benzerler. Bu yara önce zararsız zannedilir fakat zamanında bir doktor müdahalesi olmazsa muhakkak öldürür. Hemen harekete geçmek gerekir. Eğer 1909 daki gibi yaparsak, yarardan çok zarar görürüz. Bizim temizlemeye karar verdiğimiz diğer kesimleri Arapları ve Kürtleri uyandırır ve tehlike bir yerine üçe katlanır. Eğer bu temizlik hareketi genel ve nihai olmazsa, yarardan çok zararı dokunur. Ermeni halkını topraklarımızdan kökten temizlemeliyiz. Bir kişi bile kalmamalı Ermeni ismi unutulmalıdır. Şimdi savaş içindeyiz, bundan uygun zaman bulunamaz. Büyük devletlerin müdahalesi ve gazetelerin haberi olmaz. Dikkati çektiğinde de zaten iş olup bitmiştir ve meselede böylece kapanır gider. Bu defaki işlem kökten temizleme işlemi olacaktır ve Ermenilerden bir kişinin bile sağ kurtulmaması koşuluyla soykırım mutlaka gereklidir.
Talat paşa tarafından bu söylemlerin uygulanması için hazırlıklar yapılırken, Ermeniler kendilerine yapılacak soykırımdan habersiz bu süreçte ülke ekonomisini ayakta tutabilecek ticari ve ekonomik kalkınma
Ermeni soykırımını sadece 1915 ile 1918 yılları arasındaki tehcir olayı sonrasında görmemek gerekir. Abdülhamit döneminde sadece bir seferde 350 bine yakın Ermeni yok edilmiştir. Daha sonra Sasun, Zeytun, Karabağ, Van, İstanbul, Sıvas ve Ermenilerin yaşadığı her yerde katliamlar başlamış, dükkânlar yağmalanmıştır. Kürtler özellikle 1894 yılında 1. Sasun direnişinde Ermenileri yok etmek için etkin bir rol oynamışlardır. Aslında 1. Sasun direnişi Osmanlı merkezi otoritesine Kürt ağa ve beylerine karşı Emeni köylülüğünün anti Feodal ve ulusal nitelikli bir köylü isyanıdır Abdülhamit’in anti Ermeni politikası gereğince Kürt feodallerini silahlandırıp Ermenilere karşı kışkırtmasının ilk meyvelerini 1890 yılında almaya başladı.Sasun ve Talvorik o dönemde Bitlis’e bağlı ve Ermeni köylülüğünün en yoksul kesimlerinin bulunduğu , Kürt ağa ve aşiret reislerinin de baskısının yoğun olduğu bölgelerden biriydi.o dönemde Ermeni köylüleri Kürt ağalarına ve aşiret reislerine “Hevir-Hefir “adı verilen bir bağlılık vergisi vermek zorundaydılar.Bir Ermeni evleneceği zaman gelinin ailesine ödenen başlık parası “Helal” adıyla ağaya verilirdi.Uzun zamandır haraç ve vergilerden bunalan Kürt ve Ermeniler arasında Osmanlı yönetimlerinin kışkırtmasıyla gerginlik büyümüş ve Ermeniler direnme eylemlerine başlayarak dağa çıkmışlardır.Andok dağına çekilen Ermeniler kürt Hamidi’ye alaylarının ve Şeyh muhammedin “Cihad”çağrısı sonucu büyük bir bozguna uğratılmış ve 16.000 kişi katledilmiştir.Bu isyan Hamidiye alayları tarafından bastırıldığı için Bab-Ali Dünya kamuoyuna Kürt ve Ermeniler arasındaki çıkar çatışması olarak sunuldu.
Tehcir yasası çıkmadan önce Osmanlı dâhiliye nezareti, Ermeni siyasi parti merkezlerinin kapatılması ve parti yöneticilerinin tutuklanmasını kararlaştırdı. İstanbul’da yayımlanan AZADAMARD gazetesi 31 Mart 1915 tarihinde kapatılmış, baskı makineleri ittihatçıların yayın organı TANİN ‘e devir edilmişti. Bazı kaynaklar 20 Nisanda İstanbul da Hınçak liderlerinin tutuklanılıp 2 Haziranda idam edildikleri bildirilmektedir. Batı Ermenilerinin en gözde aydınları, milletvekili ve en eski cemaat liderlerinin yer aldığı yaklaşık 500 kişi 24 Nisan 1915 tarihinde İstanbul’daki evlerinden toplanılarak Haydarpaşa tren istasyonundan Çankırı ve Ayaş’a doğru yola çıkarıldılar. Yayın organlarının yayıncı kadrolarını tutuklatıp Diyarbakır cezaevine naklettiler. Ve hepsini daha Diyarbakır’a varmadan katletmişlerdir. Bu nedenledir ki “Ermenileri yok etme” jenosit eylemlerinin tümünü sembolize eden tarih olarak 24 Nisan günü kabul edilmektedir. 24.04.2014
Eyyüp Güven
Araştırmacı – Yazar


HALEBÇE NAY Jİ BÎRKİRİN- HALEPÇE UNUTULMAYACAKTIR

Ekleyen: eyyüp Tarih: 16-03-2014, 09:43
HALEBÇE NAY Jİ BÎRKİRİN- HALEPÇE UNUTULMAYACAKTIR
HALEBÇE NAY Jİ BÎRKİRİN- HALEPÇE UNUTULMAYACAKTIR
HALEPÇE KATLİAMI UNUTLMADI, UNUTULMAYACAK..
Önceki Sonraki
Yukarı
 


DataLife Engine